Sisteminizde Flash Plug'i bulunamadı...
melek ve erkut kardeşlerime teşekkürlerimle...
Bana İhtiyacın Olursa Ara
Ray Carver'dan ilk kez dilimize...
www.iktidardegisince.com
yeni bir sitemiz daha açıldı!
Tabut
Murat Yalçın'dan çok özel bir öykü
twitter adresi:
www.twitter.com/kitaponerisi
madi hayat in the dark
madiden bi yağmur yağıyo biliyo musun
Pekin'de Doğaçlama
Allen Ginsberg'den ilk kez dilimize...
Bir Günbatımı Düşü
Matsuo Harakuge'den ilk kez...!
Kitabın Eşiğinde
Edmon Jabes'den ilk kez...!
Clara - Roberto Bolaño
dilimizde ilk kez bir öyküsü ile
Beni Neden Seviyorsun?
Papini'den ilk kez dilimize
Buz Adam - H.Murakami
Türkçe çevirisi ile ilk kez
Lacandons - E.Weinberger
Türkçe çevirisi ile...
Clara
Roberto Bolaño

Clara

İri göğüsleri, ince bacakları ve mavi gözleri vardı. Onu bu şekilde hatırlamak istiyorum. Ona niye deli gibi aşık oldum bilmiyorum ama olmuştum işte, başlarda yani ilk günlerde, ilk saatlerde her şey çok güzeldi; derken Clara yaşadığı kente, Güney İspanya’ya döndü ( Barselona’da tatildeydi) ve her şey altüst olmaya başladı.

Bir gece düşümde bir melek gördüm: Büyük, boş bir bara girmiştim ve meleği kolları masanın üstünde, önünde bir fincan sütlü kahve ile bir köşede otururken gördüm.Hayatının aşkı o, dedi bana bakarak, bakışlarındaki güç ve gözlerindeki ateş beni odanın öbür ucuna savurdu. Garson, Garson diye bağırmaya başladım, sonra gözlerimi açarak uyandım bu sıkıntılı düşten.Diğer gecelerde düşümde kimseyi görmedim ama gözyaşları içinde uyandım. Bu arada Clara ile yazışıyorduk. Mektupları kısaydı. Sleam, nasılsın,yağmur yağıyor, seni seviyorum, hoşça kal. Önceleri bu mektuplar beni korkutuyordu. Her şey bitti diye düşündüm. Sonrasında biraz daha dikkatlice inceleyince, mektuplarındaki kısalığın gramer hatası yapmama isteğinden kaynakladığını sonucuna vardım. Clara gururluydu. İyi yazamıyordu ve bunu bana karşı soğukmuş hissi yaratmasına rağmen bunu göstermek istemiyordu.

O zamanlar 18 yaşındaydı. Liseyi bırakmış, özel bir akademide müzik eğtimi görüyor, emekli bir manzara ressamı ile resim yapıyordu, ama, müziğe de ,resme de hiç ilgisi yoktu, hoşuna gidiyordu evet ama tutkulu değildi. Bir gün onun tanık tarzda, lafı uzatmayan mektuplarından birini aldım: Güzellik yarışmasına katılıyordu. Arkalı önlü üç sayfayı dolduran yanıtım, duru güzelliğine, güzel gözlerine ve harika vücuduna övgüler yağdırıyordu. Mektubum bir bayağılık harikası idi, bitirdiğimde gönderip göndermemekte duraksadıysam da sonunda gönderdim.

Bir kaç hafta ondan hiç haber almadan geçti. Arayabilirdim ama davetsiz konuk olmak istemedim, hem zaten meteliğe kurşun atıyordum o aralar. Clara yarışmada ikinci olmuş ve bir hafta süren bir bunalıma girmiş. Derken bir telgraf aldım ondan: “İKİNCİLİK. STOP. MEKTUBUNU ALDIM. STOP. BENİ GÖRMEYE GEL.”

Bir hafta sonra, yaşadığı kente giden ilk trene bindim. Öncesinde –yani telgraftan sonra, telefonda konuşmuş güzellik yarışması hakkında anlattıklarını birkaç defa dinlemiştim.Clara’yı çok etkilemişti anlaşılan. Bunun üzerine, bavulumu hemen hazırladım, trene atladım ve sabahın erken saatlerinde o hiç tanımadığım kente indim.   İstasyonda kahve ve sigara içerek zaman geçirdikten sonra saat dokuz buçukta yaşadığı apartman dairesine geldim. Saçı başı dağınık şişman bir kadın açtı kapıyı. Ona Clara’yı görmeye geldiğimi söylediğimde bana kesimhaneye giden bir kuzuya bakar gibi baktı. Birkaç dakikalığına (bu birkaç dakika bana çok uzun gelmişti ve sonradan tüm bunları düşündüğümde gerçekten uzunmuş diye fark ettim) oturma odasında oturup bekledim.İtiş kakış eşya yığılı olsa da hoş ve aydınlık bir odaydı burası. Clara kapıdan girdiğinde gelen sanki bir Tanrıçanın hayaleti idi. Biliyorum, böyle düşünmek salakça bir şey hatta bunu söylemek de salakça ama bu böyleydi işte. Bundan sonraki günler hem tatlıydı hem de tatsız. Çok film izledik; nerdeyse günde bir tane, seviştik ( Clara’nın yattığı ilk erkek bendim, bana pahalıya patlayacaktı sonunda) etrafı dolaştık, arkadaşları ile tanıştım, iki berbat partiye katıldık ve ondan Barselona’ya gelip benimle yaşamasını istedim. Kuşkusuz, o aşamada ne yanıt vereceğini biliyordum. Bir ay sonra, Barselona’ya giden bir gece trenine bindim. Berbat bir yolculuk olduğunu hatırlıyorum.

Kısa bir süre sonra, Clara bana yazmış olduğu en uzun mektubunda neden ilişkiyi sürdüremediğini açıklıyordu: Onu büyük bir baskı altına sokuyormuşum (beraber yaşama teklifimi kastederek.) Buraya kadarmış. Bundan sonra, 3 ya da 4 kez telefonda konuştuk. Sanırım ona bir de ilan-ı aşk ve hakaretlerle dolu bir mektup yazdım. Bir seferinde, Fas’a giderken, Algecira’daki kaldığım otelden telefon ettim, bu kez medeni bir şekilde konuşabilmiştik. En azından o, medeni bir konuşma olduğunu düşünüyordu. Ya da bendim öyle düşünen.

Yıllar sonra, benden sonraki yaşamında ne olup bittiğini anlattı bana Clara. Yine yıllar sonra bu kez o ve bazı arkadaşları yaşam öyküsünü ya başından itibaren ya da benim ondan ayrıldığım andan itibaren anlattılar.- İtiraf etmek zor olsa da ben fazla önemli bir kişi değildim, gerçi benim için de onlar için de pek fark etmezdi. İlişkimizin bitişinden kısa bir süre sonra, umulduğu gibi (biliyorum ‘ilişki’ sözcüğü çok abartılı ama aklıma gelen en iyi tanım bu) Clara evlenmiş, şanslı adam ise - anlaşılır bir şey- onu ilk ziyaret ettiğimde tanıştığım arkadaşlarından biriydi.

Fakat, bundan önce, bazı ruhsal sorunları olmuş: sürekli fareler görüyormuş düşlerinde; geceleri yatak odasından farelerin seslerini duyduğu için aylarca, evlenene kadar oturma odasındaki kanapede uyumuş. Sanırım bu lanet yaratıklar düğünden sonra ortalıktan çekilmiş.

Neyse. Clara evlenmiş. Eşi, yani Clara’nın sevgili kocası herkesi hatta onu bile şaşırtmış. Bir ya da iki yıl sonra, tam emin değilim, -Clara bana söyledi ama unuttum- ayrılmışlar. Dostane bir ayrılık değilmiş bu. Herif bağırmış, Clara bağırmış, herife tokat atmış, o da bir yumrukta çenesini çıkarak yanıt vermiş. Bazen, yalnızken ve uyuyamadığımda, ışığı da yakmaya üşendiğim zaman Clara’yı düşünürüm; güzellik yarışmasında ikinci gelen,  yerinden çıkan çenesini kendi kendine yerine tekrar yerleştiremediği için en yakın hastaneye bir eliyle direksiyonu diğer eliyle çenesini tutarak gitmeye çalışan Clara’yı. Gülünecek bir  öykü olarak düşünmek istiyorum ama olmuyor.

Düğün gecesi ise daha matrak bir gece.Düğünden önceki gece hemoroid ameliyatı olmuş Clara ve sanırım biraz da halsizmiş. Belki de değildi. Kocanla o gece seviştin mi diye soramadım tabii. Ameliyattan önce yapmışlardır sanırım. Her neyse, ne fark eder ki? Tüm bu ayrıntılar ondan çok benimle ilgili bir şeyler anlatıyor.

Sonuçta, düğünden bir ya da iki yıl sonra ayrılmışlar ve Clara kursa başlamış. Liseyi bitirmediği için üniversiteye gidememiş ama ne varsa denemiş: fotoğrafçılık, resim ( Neden bilmiyorum ama hep iyi bir ressam olabileceğini düşünmüştü), music, daktilo, H.İ gibi bir yılda diploması verilen, iş arayan insanlara bir iş bulabileceklerini düşündürten kurslar. Sırf dayak atan bir kocadan kurtulduğu için bile mutlu olan Clara, derinlerinde bir yerde kötü bir durumdaydı.

Fareler dönmüştü ve tabii; bunalım ve gizemli hastalık. Bir ya da iki yıl, en sonunda doktorlar en azından midesinde bir şey olmadığını anlayana kadar ülser tedavisi görmüş. O sıralar özel yönetici Luis’le tanışmış, sevgili olmuşlar ve Luis onu iş yönetimi okumaya ikna etmiş. Clara’nın arkadaşlarına göre; nihayet hayatının aşkını bulmuştu. Kısa zaman sonra beraber yaşarken Clara bir hukuk dairesinde ya da ona benzer bir yerde iş bulmuş –Clara’nın dediğine göre zevkli bir işmiş, sözlerinde bir imaya rastlamadım- ve yaşamı sonsuza de yoluna girmiş görünüyormuş bu kez. Luis duygusal bir adammış (hiç el kaldırmamış), kültürlüymüş (sanırım tüm İspanyol dünyasındaki Mozart’ın Tüm Eserleri setine sahip iki milyon kişiden biri imiş), sabırlıymış da anladığım kadarıyla – Clara’yı her gece, hafta sonları durmadan dinlermiş- Clara’nın kendisi hakkında söyleyecek fazla bir şeyi yokmuş ama anlatmaktan hiç bıkmazmış. Arada sırada konusunu açsa bile Güzellik yarışmasına takılmıyormuş artık; ama sırada dönemsel bunalımlar, akıl sağlığı ve yapmak istediği ama yapamadığı resimler varmış. 

Clara’nın dediğine göre Luis çocuklara bayılıyormuşgelgelelim niye çocuk yapmamışlar bilmiyorum; belki de zaman bulamımışlardır.Clara tüm zamanını ders çalışmaya, müzik dinlemeye (Mozart ve sonrasında başka besteciler) daha kimsenin görmediği resimler çekmeye harcamış. Özgürlüğünü savunmak yerine öğrenmeyi denemişti, tabii kendi tarzında; muğlak ve yararsız.

31 yaşında çalıştığı ofisten bir adamla yatmış. Olmuş işte, önemsiz bir konu, en azından ikisi için ama bunu Luis’e söylemek hatasını yağmış Clara. Çok kötü kavga etmişler. Luis bir sandalyeyi mi bir tabloyu mu ne kırmış, içmiş, bir ay  onunla hiç konuşmamış. Clara’ya göre o günden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi değilmiş; barışmalarına, deniz kenarında bir kasabaya geziye gitmelerine rağmen aynı değilmiş, ki hüzünlü ve sessiz bir yolculuk olmuş zaten.

32 yaşına geldiğinde seks yaşamı nerdeyse bitmiş. Bir yıl sonra Luis ona onu sevdiğini, saygı duyduğunu, onu asla unutmayacağını ama birkaç aydır Luis’le aynı yerde çalışan, boşanmış, çocuklu, anlayışlı bir kadınla ilişki yaşadığını ve gidip o kadınla birlikte yaşayacağını söylemiş.

İlk başlarda Clara ayrılığa iyi dayanmış (ilk kez biri onu terk ediyordu). Ama birkaç ay sonra yine bunalıma girmeye başlamış, işten ayrılıp psikiyatrik tedaviye başlamış ama pek bir yararı olmamış. Aldığı haplar, ben de dahil birkaç kişiyle yatmaya kalkışmasına rağmen onu cinsel yönden isteksiz yapmış. Yine farelerden söz etmeye başladı, onu bir türlü yalnız bırakmıyorlardı. Sinirlendiğinde durmadan tuvalete gidiyordu.(Beraber olduğumuz ilk gece on defa gitmek zorunda kaldı) Kendinden üçüncü şahıs zamiri ile bahsetti. Aslında bir seferinde bana ruhunda üç tane Clara olduğunu söylemişti: küçük bir kız, ailesinin esiri yaşlı bir kadın ve de, genç olan, bu kentten dönmemek üzere çekip gitmeyi, resim yapmayı, fotoğraf çekmeyi, gezmeyi, yaşamayı isteyen asıl Clara. Beraber döndükten birkaç gün sonra yaşamı hakkında endişelendim. Bazen eve döndüğümde onu ölü bulmaktan korktuğum için alışverişe bile gitmiyordum, fakat günler ilerledikçe bu korkum yavaş yavaş geçti ve ( kendimi inandırmış da olabilirim) Clara’nın yaşamına kastedecek biri olmadığını fark ettim; balkondan atlamak falan, böyle şeyler yapmazdı o.

Kısa bir süre sonra onu terk ettim ama bu sefer onu sık sık aramaya, beni arada sırada da olsa bilgilendirecek arkadaşlarından biri ile hep temasta kalmaya karar verdim. Böyle yapmakla huzur kaçıracak öyküleri, bir bencilin kaçınması gereken haberleri bilmemenin daha iyi olacağını öğrenmiş oldum.

Clara işine döndü (aldığı yeni haplar dış görünüşüne çok etki yapmıştı) ve kısa zaman sonra yönetim, bu kadar uzun süre ayrı kalmasına başka bir kentteki şubeye göndererek –gerçi uzak bir yer değil-   karşılık verdi. Yeni bir daireye taşındı ve spora gitmeye başladı (34’üne geldiğinde o onyedi yaşımda tanıdığım güzellik artık yoktu) ve yeni arkadaşlar edindi. Tıpkı kendisi gibi boşanmış olan Paco ile o zaman tanıştı.

Kısa zaman içinde evlendiler. Öncelerde Paco dinlemek isteyen herkese Clara’nı resim ve fotoğrafları hakkında ne düşündüğünü anlatırdı. Clara da Paco’nu akıllı ve zevkli biri olduğunu düşündü. Zamanla Paco Clara’nın sanatçı uğraşlarına olan ilgisini yitirdi ve çocuk sahibi olmak istedi. Clara otuz beşindeydi ve başlarda bu düşünceye pek de alışamadı ama sonunda teslim oldu ve çocuk sahibi oldular. Dediğine göre çocuk tüm özlemlerini karşılamıştı –tam bu sözcüğü kullandı. Arkadaşlarının dediğine kalırsa, Clara’nın durumu daha da kötüydü; artık ne demekse.

Bir seferinde, bu konuyla ilgisi olmayan nedenlerden dolayı, Clara’nın yaşadığı yerde bir gece geçirmem gerekti. Kaldığım otelden telefon edip nerede olduğumu söyledim ve ertesi gün buluşmak için sözleştik. Onu o gece görmek isterdim fakat bir önceki görüşmemizde Clara -belki de iyi bir nedeni vardı- bana bir düşmanmışım gibi davranmıştı, ben de bu yüzden ısrar etmedim.

Nerdeyse tanınmayacak bir haldeydi. Kilo almıştı. Hiçbir zaman onun herhangi bir şeyi delicesine isteyeceğini düşünmediğim için yüzündeki makyaja rağmen, yaşlanmaktan  değil de düş kırıklığından bu kadar çökmüş olduğunu görmek beni şaşırtmıştı. Yani, bir şeyi delicesine istememişseniz nasıl düş kırıklığına uğrayabilirsiniz ki? Gülümsemesi bile değişmişti. Eskiden sıcak ve biraz da sessiz, başkentli bir hanımefendi gülümsemesi iken, şimdi kaba, acıtan içinde kolayca güceniklik, kızgınlık ve gıpta ediş görebileceğiniz bir gülümseme olmuştu. İki salak gibi yanaktan öpüştük ve oturduk; ilk zaman ne diyeceğimizi bilemedik. Sonunda sessizliği kıran ben oldum. Oğlunu sordum; kreşte olduğunu söyledi, o da benimkini sordu ardından. İyi, dedim. İkimizde fark ettik ki, bir şeyler yapmadığımız takdirde bu görüşmemiz dayanılmaz derecede hüzünlü olmaya başlayacaktı. Nasıl görünüyorum? Diye sordu. Sanki ona bir tokat atmamı ister gibiydi. Hep olduğu gibi geçiştiren bir yanıt verdim. Hatırladığım kadarıyla kahve içtik ve sonra istasyona doğru giden çınar ağaçlarının olduğu bulvarda yürüdük.  Trenim kalkmak üzereydi. İstasyonun girişinde birbirimize veda ettik. Bu onu son kez görüşümdü.

Yine de ölmeden önce telefonda görüşüyorduk. Üç ya da dört ayda bir arıyordum onu. Tecrübelerim bana kişisel ya da derin konulara fazla girmememi öğretmişti.-Tıpkı barda tanımadıklarımızla konuşurken hep spordan falan bahseder gibi-, biz de ailesi (Bu konu konuşmalaramızda kübik bir şiir gibi soyut kalıyordu), oğlunun okulu ya da işi hakkında konuşuyorduk. Hala aynı şirkette idi, tüm bu yıllar içinde çalıştığı insanlar ve sorunları hakkında her şeyi biliyordu- bazı sırlar ona heyecan belki de bir tür haz veriyordu. Bir seferinde kocası hakkında konuşturmaya çalıştım ama ağzında bir şey çıkmadı. En iyisine layıksın, dedim. Tuhaf, dedi. Tuhaf olan ne? Dedim. Bunu senin söylemen tuhaf, senin ve diğer tüm insanların aynı şeyi söylemesi, dedi.Konuyu hemen değiştirmeye çalıştım, jetonum bittiğini söyledim( hiç kendi telefonum olmadı, olmayacak da, hep telefon kulübelerini kullandım) ve hemeninde hoşça kal diyerek kapattım. Clara’yla başka bir tartışmayı göze alamadığımı, onun sonu gelmeyen kendini haklı çıkarma uğraşlarını dinleyemediğimi fark etmiştim.

Bir gece, yakın zamanda, bana kanser olduğunu söyledi. Sesi buz gibiydi, o seste, yaşamını imla işaretlerini hep yanlış yerlere koyan, kısa kesmesi gereken yerlerde gereksizce uzatmalara girmiş kötü bir masal anlatıcısının tarafsızca yaşamını gözden geçirişi vardı. Ona bir doktora gidip gitmediğini, sanki kanser teşhisini kendisi( ya da Paco’nu yardımıyla) koymuş gibi,  sorduğumu hatırlıyorum. Tabiî ki gittim, dedi. Hattın diğer ucunda tuhaf bir ses duydum. Gülüyordu. Biraz çocuklarımızdan söz ettik, sonra(yalnız veya sıkılmış gibiydi) yaşamım hakkında bir şeyler anlatmamı istedi. Bir bahane uydurdum ve gelecek hafta tekrar arayacağımı söyledim.O gece çok kötü uyudum. Kabus üstüne kabus gördüm ve ansızın çığlık atarak, Clara’nın bana yalan söylediğine kendimi inandırarak uyandım: Kanser değildi; evet, bir şeyler oluyordu, tıpkı yirmi yıl önce olduğu gibi, küçük, ağza göze bulaştırılmış, boktan şeyler oluyordu ama kanser değildi. Sabah saat beşti. Yataktan kalktım ve tuhaftır sırtımda rüzgar Paseo Maritimo’ya kadar yürüdüm, tuhaf çünkü; rüzgar genelde denizden eser, çok enderdir tersten estiği. Paseo’nun en büyük kafelerininden birinin yanındaki telefon kulübesine kadar durmadım. Teras boştu, sandalyeler zincirle masalara bağlanmıştı. Biraz ileride, denizin kenarında, evsizlerden biri bankın üstünde dizleri karnına çekili arada bir titreyerek uyuyordu. Sanki kötü bir düş görmekteydi.

Adres defterimde Clara’nın yaşadığı kentte ait tek bir numara vardı: Aradım.Uzun uzun çaldıktan sonra bir kadın sesi yanıt verdi. Kim olduğumu söyledim ama devamında ne diyeceğimi bilemedim. Kapattığını sandım ama bir çakmağın yandığını duman üflendiğini duydum. Hala orada mısın? Diye sordu kadın. Evet, dedim. Clara’yla konuştun mu? Konuştum, dedim. Kanser olduğunu söyledi mi? Evet, dedim. İyi, kanser olduğu doğru.

Clara’yla karşılaşmamdan bu yana geçen tüm yıllar birden tepemden aşağı dökülmeye başladı, yaşamımın her dönemi; kaldı ki çoğunun da onunla bir ilgisi yoktu. Telefonun öbür ucundaki yüzlerce kilometre ötedeki kadın başka ne dedi bilmiyorum. Sanırım kendime rağmen ağlamaya başlamıştım; tıpkı Ruben Dario’nun şiirindeki gibi. Sigara için ceplerimi karıştırdım. Öyküsünün geri kalan parçalarını dinledim: doktorlar, ameliyatlar, mastektomiler, görüşmeler, başka teoriler, tartışmalar ve artık tanıyamadığım, dokunamadığım ya da yardım edemediğim bir Clara’nın yaptıkları. Artık beni asla kurtaramayacak olan bir Clara.

Telefonu kapatığımda evsiz barksız adam üç metre ilerimde duruyordu. Geldiğini duymamıştım. Uzun boylu ve mevsime göre oldukça kalın giyinmişti, uzağı göremiyormuş ya da ani bir hareket yapacakmışım gibi bana bakıyordu. O kadar kederliydim ki korkmadım bile.Sonrasında kent merkezine giden dolambaçlı yolları yürürken fark ettim ki o adamı gördüğümde Clara’yı bir saniyeliğine, ilk, evet ilk defa unutmuştum.

Bu olaydan sonra daha sık konuştuk telefonda. Birkaç hafta sonra onu günde iki kez aradım. Konuşmalarımız kısa ve salakçaydı, gerçekte söylemek istediğim şeyleri söylemenin bir yolu yoktu, ben de bu yüzden onu güldürebileceğini umduğum, aklıma gelen her şeyden, her saçmalıktan söz ettim. Bir seferinde duygusallaştım ve geçmiş günlerin bir özetini yapmaya kalkıştım ama Clara anında buzdan zırhını giyindi, mesajı almıştım ve nostalji yapmayı kestim. Ameliyat günü yaklaştıkça daha sık aramaya başladım. Bir seferinde oğlu ile konuştum. Daha sonrakinde Paco ile. Her ikisi de iyiydi anlaşılan, en azında benim kadar gergin değillerdi. Gerçi yanılıyor da olabilirim. Aslında, kesinlikle yanılıyorum. Herkes benim için endişeleniyor, dedi bir ikindi konuşmamızda Clara. Kocasını ve oğlunu kastediyor diye düşündüm ama “herkes” çok daha fazlasını, düşünebileceğimden de çok daha fazla herkesi içerir. Hastaneye gideceği tarihten bir gün önce, ikindi zamanı aradım. Paco açtı telefonu. Clara yokmuş. İki gündür ne gören ne de duyan varmış onu. Paco’nun ses tonundan Clara’nın benimle birlikte olduğuna dair şüphesi olduğu çıkarımına vardım. Lafı dolaştırmadan yanıtladım: Burada değil, ama o gece tüm kalbimle evime gelmesini istemiştim dedim. Işıklar yanık kanepede uyuyup kalıncaya dek onu beklemiş ve düşümde çok güzel bir kadını görmüştüm; Clara değildi. Uzun boylu, zayıf, küçük göğüslü, uzun bacaklı, derin kahverengi gözleri olan, asla Clara olmayacak, varlığı Clara’yı mahvedecek, onu zavallı, kaybolmuş, kırklarında  titrek birine çevirecek bir kadındı gördüğüm.

Evime gelmemişti.

Ertesi gün Paco’yu aradım. Ondan iki gün sonra yine aradım. Clara’dan haber yoktu. Üçüncü kez aradığımda Paco oğlu hakkında konuşup, Clara’nın davranışından şikayet etti. Her gece nerede olduğunu merak ediyorum, dedi. Sesinden ve konuşmanın gidişatından benden veya bir başkasından ihtiyacı olan şeyin arkadaşlık olduğunu anlayabiliyordum. Ama ona teselli verecek durumda değildim.

 

Çeviren: Behlül Dündar

 

2008 © Tüm Hakları Saklıdır